O Yaz

Aşk | Sevgi | Mutluluk | Hüzün | Ayrılık |

About Me

This is the place where you can put a brief summary of yourself. Or perhaps you have something to be shown off.

To completely remove this top box (i.e recent post, about me & search), head to header.php, delete everything between "TopBox: START" and "TopBox: END".

Archive for the ‘Aşk Hikayeleri’ Category

Asad’ın Öyküsü

Written by admin on Mar 1st, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri
Asad’ın Öyküsü
Faslı genç kızın babası bir iplik eğiricisi idi . İşleri iyi gittiğinden Akdeniz yolcuğuna çıkarken kızını da yanında götürmüştü . İplikleri satmak istiyordu , kızına da kendisine iyi bir koca olabilecek bir koca aramasını söylemişti . Ancak Mısır yakınlarında çıkan bir fırtına geminin batmasına neden oldu , baba öldü , kız ise karaya savruldu . Perişan ve bitkin , önceki hayalini hayal meyal hatırlar bir halde kumların üzerinde yürüdü , ta ki dokumacı bir aile ile karşılana dek . Onu aralarına alıp kumaş dokumayı öğrettiler . Nihayet mutlu olmuştu .

Ancak bir kaç yıl sonra Doğu’dan İstanbul’a doğru yol alan köle tacirleri onu kıyıda yakalayıp köle pazarına götürdüler . Gemilere direkler yapan bir adam işinde kendisine yardım edecek köleler satın almak için pazara gitmişti , kızı fark ettiğinde acıyıp onu satın aldı ve karısına hizmet etmesi için eve götürdü . Ancak korsanlar yatırım yaptığı yük gemisini çalınca , adam başka köle alamadı . Kız , adam ve eşi tüm direkleri kendi kendilerine yapmak zorundaydılar . Kız dürüstçe ve çok çalışıyordu . Adam kızın çok yetenekli olduğunu düşündüğü için en sonunda ona özgürlüğünü bağışlayıp iş ortağı yaptı . Bu , kızın çok hoşuna gitmişti .

Bir gün adam , ondan yaptıkları direkleri Cava’ ya götürürken eşlik etmesini istedi . Kız kabul etti , ancak gemi Çin kıyılarının açıklarında tayfuna yakalandı . Kız yine garip bir kıyıdaydı ve yine kaderine lanet ediyordu . “ Neden hep bu kötü şeyler benim başıma geliyor ? “ diye soruyordu . Hiç cevap yoktu . Kumların üzerinden kalkıp kıyıdan içerilere doğru yürümeye başladı .

Çin’ de , yabancı bir kadının ortaya çıkıp imparator için bir çadır yapacağına dair bir efsane vardı . Hiç kimse nasıl çadır yapılacağını bilmediği için, bütün halk ve birbirini izleyen tüm imparatorlar bu kehanetin sonucunu merak ediyorlardı . İmparator , tüm yabancı kadınları saraya getirmeleri için her şehre yılda bir kez ajanlarını gönderiyordu .

Sırası gelince kazazede kız da imparatorun huzuruna çıktı , imparator bir tercüman aracılığıyla ona çadır yapıp yapamayacağını sordu . “ Sanırım yapabilirim “ dedi kız . Bir ip istedi ancak Çinlilerde ip yoktu . Bunun üzerine bir iplik eğiricisinin kızı olduğunu hatırlayarak ipek isteyip iplik eğirdi . Kalın bez istedi , ancak Çinlilerde kalın bez yoktu , bu yüzden dokumacıların arasında geçen hayatını hatırlayarak çadır için kullanılan türden bir bez dokudu . Çadır direği istedi , ancak Çinlilerde hiç yoktu , bu yüzden direk yapan adamdan öğrendiklerini hatırlayarak çadır direkleri yaptı . Bütün herşeyi hazırladığında , hayatı boyunca görmüş olduğu tüm çadırları elinden geldiğince hatırlamaya çalıştı . En sonunda çadır yaptı . Buna hayran kalan ve eski kehanetin gerçekleşmesinden çok etkilenen imparator , kızın tüm dileklerini yerine getirdi . Kız yakışıklı bir prensle evlendi, çocukları ile birlikte Çin’ de kaldı ve mutlu bir yaşam sürdü . Yaşadığı şeyler o anda berbat görünmüş olsa bile , sonuçta mutluluğunu bunlara borçlu olduğunu anlamıştı …


Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!

Written by admin on Mar 1st, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Şimdiye kadar kazanmış olduklarını, bundan sonra kazanabileceklerini, vazgeçemeyeceklerini, yıllarca koruduklarını, daha yıllarca muhafaza etmek istediklerini…
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Herkesin yaşamak istediği bir kişisel hayatı vardır ve onu yaşayabilmesi için arkada bıraktığı şeyleri düşünmemesi gerekir. Bilmelidir ki o birçok şeyi istediği zaman bütün evren ona yardımcı olur. Herkes yüreğinin sesini dinlemeyi ve yüreğinin diliyle konuşmasını öğrenmek zorundadır.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Bulduğun ve arkada bıraktığın için seni tedirgin eden aşk önünü kesmesin. Kişisel hayatını gerçekleştirmeni engellemesin. Yeter ki bulduğun ve arkada bıraktığın aşk ‘’saf madde”den yapılmış olsun. Üzerinden bin yıl geçmiş bile olsa, orada, o biçimde, senin bıraktığın haliyle duruyor olacaktır. Çürümeden, bozulmadan… Ve sen, nasılsa günün birinde oraya döneceksin.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Korkularını, tedirginliklerini, kafa karışıklıklarını, beni seviyorumlarını, ben onu seviyorumlarını, onunla yaşayabilir miyimlerini…
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
İhanet senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen, yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle, en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece kendisinden beklemediğin bir darbe indiremeyecektir kesinlikle, sana.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Kendi yolunda yürü. Başını dik tut. Kendini yenilmiş hissetme. Kişisel hayatını yaşa. Kahramanı, baş rol oyuncusu sensin. Bu senin öykün. sen sadece yaşa. Yüreğinin sesini dinleyerek, yüreğinin diliyle konuşarak yaşa!

Arayış

Written by admin on Mar 1st, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri
Arayış
İnsan hayatı çoğunlukla arayışlarla geçer iyi bir iş iyi bir arkadaş çevresi iyi bir gelecek iyi bir eş gibi
Arayışlar böylece sürüp gider birini yakalayınca birini kaybeder ötekine ulaşınca birini çoktan yitirir tam buldum işte bu dediğinde sonrasında istemediği bir sonuçla karşılaşınca yitirilen zamana acır insan
Ve arayışlarla elde edilenler hiçbir zaman eşitlenmez sürekli bir arayış içerisinde sürüklenmeye mecbur kalırsın
Umut tükenmeyen bir sermaye arayışlarda kullanılan yegane servettir. Umut bitmez bittiği yerde arayış bitmiş ölmüş yada yaşarken ölenlerden olmuşuzdur.
Her nedense arayışlar her zaman bir sevgide toplanmış hak edilen hatta hak edildiği halde alınamayan bir sevgi arayışıyla süre gider hayat, ama ufuk geniş ve ülkü ulaşılamayacak kadar uzak değildir. Sevgi kutsal gizemli bir şekle girer sevgideki ilahiyatı bulabilmek ümidiyle birçok güçlük def edilir ve arayışlar devam eder.
Arzulananlar alınıp arayışlar sonuçlandığında çekilen acılardan kurtulmak en azından acıları dindirmek üzere yalnızlık seçilir.
İşte o an , gönül dağıma kurduğum bağ evine çekilir kendi yaralarıma kendim merhem olmaya çalışır türküler eşliğinde tan yerindeki ela gözlerle beni gözlediğini hisseder her daldığımda beni düşündüğünü hayal eder yaralarımı iyileştirmeye çalışırım. İşte o an tüm acılardan kurtulur yeniden doğar ve koynumda biriktirdiğim tüm ışıltıları serper gök yüzüne saçlarıma yağan yıldızlarla bütünleşir kuşlar kadar özgür olur kırardım esaret zincirlerini
Dinen sızılar iyileşen yaralarla ama yara izleri bedenimdeyken dönerim hayata çarklar arasındaki yerimi alır büyük ve acımasız çarklar arasında yıpranmadan ve yok olmadan yaşamaya devam eder mutluluk oyunu oynarım.
sahte göz yaşlarının tuzlu sudan başka bir şey olmadığını anladığım anda rüyamın pembeliği bozulur ve uyanırım. Tatlı ama acı veren uykumdan. Elde kalan sermayemle ilahi sevgiyi bulma ümidiyle devam ederim hayata ve arayışlarıma

İlk Aşkım

Written by admin on Şub 23rd, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri

Hep böyle midir ilk aşklar? Herkesin yüreği benimkisi gibi mi çırpınır? Lise ikideydim ve edebiyat hocama aşıktım. Sevdam yeryüzünün en önemli meselesi ve dünyanın en büyük sırrı gibi görünüyordu gözüme. Duygularımı kimselerle paylaşamıyor olmanın acısı… Birileri anlayacak, ailem duyacak, okul a rezil olacağım korkusuyla gecelerime çöreklenen kabuslarım… Yüreğimde kocaman bir sevgi yumağı !… Gözlerimde hayal… Kendi kendime kıvranıp durdum.

O yıl başladım Orhan Gencebay şarkıları dinlemeye. “Dil yarası”, “Akşam güneşi”, “Hatasız kul olmaz” larla o yıl tanıştım. Aşık olunca anladım ki, o şarkılar olmazsa aşk, aşk gibi olmazmış! Bir de Pembe Dizi’ler vardı tabi. Evdekiler görmesin diye, komşu ablaya emanetettiğim ve zaman zaman kendisinden alıp, ders kitaplarımın arasına yerleştirdiğim, ders çalışırken ! okuduğum pembe diziler. O serüvenlerdeki esas kız la esas çocuğun BIZ ! olduğumuzu düşlerdim hep. Ne güzeldi o hep mutlu sonlarla biten Pembe Dizilerin, toz pembe rengi ile önce hayallere sonra ruyalara dalmak.

Pembe Dizilerden midir, aşk şarkılarından mıdır, yoksa bizzat aşkın kendisinden midir bilinmez, hayatımın en sakar dönemlerini yaşadığım bir gerçekti. Elimden durduk yerde düşen bardaklar, tabaklar… Çamaşır sepetlerinden çıkan tuzluklar/karabiberlikler… “Bana bir fincan kahve pişiriver kızım” diyen babama, mutfaktan gidip bir bardak su getirmelerim… Annemin, kapının önüne koyayım diye elime tutuşturduğu çöp poşetlerini, tamamen bilinçsizce buzdolabının sebzeliğine tıkıştırmalarım… ve yine annemin ” Okuldan çıkınca Hala’na gel, ben orada olacağım” tembihlerine rağmen, Teyzeme gidip, “Annem buraya gelecekti, gelmedi mi?” seansları.

Cuma günleri okul çıkışı eve giderken “İki gün ne yapacağım?” diye düşünür ağlardım. Pazartesi ilk ders Edebiyatdı ve ben Pazar akşamı, çabucak sabah olsun, biran önce okula gideyim diye erkenden yatar uyurdum. Sabah gözlerimi actığımda, yüreğimin çırpınışlarını kulaklarımda hissederdim. Alel acele giyinir, saçlarımı örer, beğenmez söker, tekrar örer, tekrar söker… kahvaltı icin ayrılan zamanımı ayna karşısında geçirirdim hep. Sonra, halının altına sakladığım dudak parlatıcısından sürerdim biraz dudaklarıma. Belli bile olmazdı niye sürerdim bilmiyorum.

Okulda başarılı bir öğrenciydim. Verilen ödevleri yapmanın dışında, evde ders çalışma alışkanlığım hemen hemen hiç yoktu ancak, okulda derslerimi çok iyi dinlerdim ve yazılılarda da, sözlülerde de herşey hep yolunda giderdi. Nihat hoca okulumuza tayin olana ve bizim sınıfın edebiyat derslerine girmeye başlayana kadar, benim edebiyat derslerim de çok iyiydi. O geldikten sonra, yazılılarım yine tam not, sözlüye kaldırıldığımda ise tek kelime yok. Başımı önüme eğer, zıngır zıngır titrer, kızarır , kekeler… zayıfımı da alnımın hakkı ile alır otururdum. Sonra da evde sabahlara kadar ağlama nöbetlerim başlardı. “Rezil oldum… Kimbilir beni ne SALAK buluyordur…” hüzünleri.

Benim doğduğum köylerde,
Kuzey rüzgarları eserdi.
O yüzden çatlaktır dudaklarım,
Öp biraz…

Nihat hoca, kitaptan bu dörtlüğü okuduğunda, ilk kez o gün, o derste içimde bir umut belirmişti…”Acaba o da beni?…”

Yanıldığımı anlamam uzun sürmedi. Birgün Nihat hoca öğretmenler odasında benden sözetmiş.
(Ben bu konuşmaları, o gün öğretmenler odasının önünde nöbetci olan arkadaşımdan öğrendim. Kapı dinlemiş)
-Çok ustaca kopya çekiyor yakalayamiyorum. Yazılıları hatasız, sözlülerde çıt yok!
-Nasıl olur?! demiş matamatik hocam
-O kız benim derslerimde örnek örencimdir. Asla kopya çekmez. Siz yeni geldiniz tabi, haylaz öğrenci ile çalışkan öğrenciyi birbirinden ayırdedememeniz doğaldır ama, Bahar asla kopya çekmez.
Orada bulunan diğer hocalarımda bu sözleri onaylayınca…

Öğretmenler, başarılı bir öğrencinin tek derste ve o dersin sadece sözlülerinde neden başarısız olabilecekleri konusunda fikir sahibi olduklari icin, foyam ortaya çıktı. Çok kısa bir süre sonra, bütün sınıf, bütün öğretmenler öğrendi aşkımı. Benim kabuslarım da işte o günlerde başladı. Bıraktım pembe dizileri, aşk şarkılarını, şiirleri falan… kara kara düşünme zamanımdı. Veli toplantısı yaklaştıkca, kabuslar görmeye başladım.
-Ya abim gelirseeeee… Ya söylerlerse…

Veli toplantısında, hiç kimse abime bu durumdan sözetmemiş. Okul çalkalanıyor, evdekilerin haberi yok.

Kız lisesinde okuyorduk ve O na aşık olan tek kız ben değildim. Neden benim aşkım ayyuka çıkmıştı bilmiyordum.

Herkes bilir, kız liselerinin önünde, okul çıkışlarında bekleşen delikanlıları… Bizim lisenin önünde sadece erkekler değil, Nihat hocayı görebilmek için kızlarda bekleşirlerdi. Ama herkes, hepimiz hayal kırıklığına uğradık.

Yıl sonuna doğru, Nihat hoca yine kendisi gibi öğretmen olan bir kızla nışanlandı. Haberin şok u ile günlerce yemek yiyemedim. Gözlerim ağlamaktan kan çanağına döndü. İçim çok acıdı, yüreğim çok yandı… “Hastayım” mazeretiyle bir hafta kadar okula da gitmedim. Ama sonra… bir kaç ay sonra hiç birşeyim kalmadı.

Anladım ki, ilk aşkın tadı bir başka. ilk aşk hiç unutulmuyor ve ilk aşkın acısı çok, çok kolay geçiyor…

KORKMAYIN KIZLAR ! :))


Mektup Arkadaşı

Written by admin on Şub 23rd, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri

John Blanchard banktan ayağa kalktı, askeri üniformasını düzeltti ve ana terminale giden insan kalabalığını inceledi. Yüzünü değil, ama kalbini- tanıdığıve üzerinde gül olan kızı aradı. Ona olan ilgisi 13 ay önce, Florida kütüphanesinde başlamıştı. Raftan aldığı bir kitabın içindeki yazılar değil ama kenarında gördüğü, kurşun kalemle yazılmış bir not onu etkilemişti.Yumusak el yazısı
düşünceli bir ruhu ve akıllı bir zekayı yansıtıyordu.

Kitabın ön yüzünde, ilk sahibinin adını farketmişti: Miss.Hollis Maynell. Uzun zaman çaba
harcayarak adresini bulmuştu. New York’ta yaşıyordu. Ona kendini tanıtan
bir mektup yazdı ve yazışmayı teklif etti. Bir sonraki gün II. Dünya Savaşına
katılmak için denize açılmıştı. Sonraki bir yıl ve bir ay boyunca her ikisi
de posta yoluyla birbirlerini daha iyi tanıdılar. Her bir mektup, verimli bir
tarlaya atılan tohum gibi, kalplerinde bir aşk doğurdu. Blanchard bir resim
göndermesini rica etti, fakat o göndermeyi reddetti. Eğer gerçekten kendisi
ile ilgileniyorsa, neye benzediğinin önemli olmayacağını düşünmüştü
Avrupa’dan dönme vakti geldiginde, ilk bulusmalarını kararlaştırdılar:
New York Ana terminali saat: 19:00. “Beni üzerimdeki gülden tanıyacaksın.
” diye yazmıstı kız. Böylece saat 19:00′da kalbini sevdiği fakat yüzünü görmediği
kızı arıyordu. Size Mr. Blanchard ‘ın ağzından neler oldugunu yazıyorum:
Genç bir bayan bana doğru geliyordu. İnce ve uzun boyluydu. Sarı saçları
mükemmel kulaklarının arkasından dalgalar halinde sırtına uzanıyordu.
Gözleri çiçekler gibi maviydi. Dudaklarının ve çenesinin narin bir sertliği
vardı ve soluk yeşil elbisesi içerisinde canlanan ilkbahar gibiydi. Gül taşıması
gerektiğini unutarak ona dogru hamle yaptım. Hareket ettiğimde, dudaklarında
küçük kışkırtıcı bir gülümse belirdi ve “Benimle mi geliyorsun, denizci?”
diye mırıldandı. Tamamen iradem dışında ona doğru bir adım daha attım ve
o zaman Hollis Maynell’i gördüm.Tam olarak kızın arkasında duruyordu.
Kırk yaşını geçmis, gri saçlarını yıpranmış bir şapka altına saklamış
bir kadındı. Şişmandı ve kalın bilekli ayakları alçak topuklu ayakkabıların
içine zor girmişti. Yeşil elbiseli kız hızlı bir şekilde uzaklaşıyordu.
Kendimi ikiye bölünmüs gibi hissettim. Onu takip etme arzum çok güçlüydü
ve aynı zamanda ruhu benimle arkadaşlık etmiş ve destek vermiş kadına karşı
duyduğum özlem de çok derindi. Ve orada duruyordu. Onun soluk, şişman suratı
kibar ve duyguluydu. Gri gözleri sıcak ve parıltılıydı. Tereddüt etmedim.
Parmaklarim onu bana tanitan küçük, mavi eski kitabi sıkıyordu. Bu ask
olamazdi, ama özel bir sey olabilirdi. Belki asktan daha güzel birsey,
mükemmel bir arkadaslik olmaliydi bu. Duydugum hayal kirikliginin
sesimi bogmasina ragmen, omuzlarimi kaldirip, onu selamladim ve kitabi
uzattim. “Ben Lieutenant John Blanchard, ve siz de Miss. Maynell
olmalisiniz. Benimle buluşabildiğinize çok sevindim. Sizi yemeğe
davet edebilir miyim?”Kadının suratı toleranslı bir gülümse
ile genisledi. ” Bunun ne oldugunu bilmiyorum, oğlum.”
Diye cevap verdi.”fakat demin yanından geçen yeşil giysili kadın,
bu gülü yakama takmam için ısrar etti. Ve eğer beni yemeğe davet
edecek olursan, caddenin karşısındaki büyük restaurantta seni
bekliyorolacağınısöyledi. Bunun bir çesit test olduğunu da söyledi”.


Gül kız

Written by admin on Şub 23rd, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri

Genç adam, işe giderken hergün yolunun
üzerindeki güllerle dolu bahçeye bakmadan
geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller içini
neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe
güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya
başladı . Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin
gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her
geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp
kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.

Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı.
Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini,
içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin
arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri
kaçtı. Genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın
diye gayret eder gibi gözlerini sabit bir halde bir
güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin
etkisinde kalmış, sevdalandığını düşünüyordu.
Genç adam, artık hergün bir öncesine göre
biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm
umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan
bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına
geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.

Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi.
Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün,
daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam
gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.

Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola
bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla
geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen
korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini
hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş
müydü !.. Genç kız yine hergün tüllerin arkasına
geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de,
artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.

Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden.
Bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmış,
ilk iş olarakta güllü bahçenin önüne gelmişti.
Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen
yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara
perdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yolda
oynayan çocuklara sordu; “Bu evde kimse
yaşamıyor mu?” Bir çocuk; “İhtiyar bir kadın
yaşıyor.” dedi. Genç adam cevabını duymaktan
korkarcasına, başka bir soru sordu ;
” Burda yaşayan genç kız ne oldu ?”
Çocuklardan biri atıldı; “O öldü.”dedi, genç adamın
yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden
başka bir çocuk atıldı; “Verem olmuş, dün öldü.”

Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla
annesiyle babasının yanına koştu,
güller arasında, sallanan sandalyede
oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;
“Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !..”
Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç
görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan
ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme
yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi,
yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu
bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı…


Yıllar Sonra

Written by admin on Şub 23rd, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri

1942 yılı, soğuk bir kış gününde
Nazi toplama kampının içinde genç bir asker,
dikenli tellerin ardından genç bir kızın geçtiğini görür.
Kız da aynı şekilde genci görünce heyecanlanır. Duygularını ifade
etmek çabasıyla, çitin üzerinden kırmızı bir elma atar.
Bu o şartlardaki bir asker için bir hayat, bir umut ve sevgi işareti
anlamına gelmektedir ve mutlu olur. Genç adam, genç kızın uzattığı
elmayı alır. Parlak bir ışık o nun karanlığına değmiştir.

Ertesi gün, bu genç kızı yeniden görmeyi umut etmenin bile
çılgınca olduğunu duşünmesine rağmen, çitin ötesine bakmaktan
kendini alamaz. Dikenli tellerin öteki yanındaki genç kız ise,
kendisini bu denli heyecanlandıran yüzü yeniden görmeyi arzular
. Elinde elma ile koşarak çitin kenarına gelir. Tipi ve dondurucu
havaya rağmen kız, elmayı dikenli tellerin üstünden uzattığında,
kalbi birkez daha sıcak duygularla dolar. Bu sahne birkaç gün
boyunca tekrarlanır. Sadece bir an ve sadece birkaç kelime
edebilmek için bile olsa birbirlerini görmek için
sabırsızlanırlar. Bu anlık karşılaşmanın sonuncusunda,
genç asker üzgün bir yüz ifadesi ve titreyen sesi ile;
-Yarın bana elma getirme, burada olmayacağım. Beni başka
bir kampa gönderiyorlar der ve geri dönüp vedalaşamayacak
kadar buruk bir şekilde uzaklaşır. O günden itibaren,
kederli anlarında o tatlı kızın görüntüsü gözlerinde canlanır.
Gözleri, sözleri, nezaketi, saflığı, utangaç yüz ifadesi…
Genç adamın tüm ailesi savaşta ölmüştür. Tanıdığı hayat
bütünüyle yok olmuş, sadece bu bir tek anı canlı
kalarak kendisine umut vermeyi sürdürmüştü.
1957 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde,
her ikisi de göçmen olan, fakat birbirlerini tanımayan iki
yetişkin, arkadaşları aracılığı ile tanışırlar.
-Savaş sırasında neredeydiniz? diye sorar kadın
-Almanya da bir toplama kampındaydım diye yanıtlar adam
Kadın tatlı bir tebessümle bir an uzaklara dalar ve daha sonra;
-Toplama kampındaki bir gence, elma attığımı anımsıyorum.
Bir kaç gün hep aynı yerden çitin öteki yanındaki askerle konuşur,
bakışırdık. Sonra o gitti… Ama ben o nu hiç unutamadım.
Hep sevdim… cok sevdim. Adam şaşkınlıkla sorar;
Bir gün o genç sana “Artık elma getirme,
çünkü başka bir kampa gönderiliyorum” dedi mi?
Kadın iyice şaşırmış bir ses tonu ile
-Evet. Ama siz bunu nereden biliyorsunuz? diye sorar
Adam kadının gözlerinin içine bakarak;
O genç asker bendim. Yıllarca hep düşündüm, hep o güzel
birkaç günün anısı ile doldurdum düşlerimi.
Benimle Evlenir misin?
1996 Yılında Sevgililer Gününde,
Oprah Vintfrey televizyon şovunun çekimlerinde, aynı adam
kırk yıllık eşine duyduğu sevgiyi bir kez daha milyonlar önünde anlattı.


Ölümsüz Kırmızı Güller

Written by admin on Şub 23rd, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri

Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla
adaştı da. Rose… Gül… Kocasının sevgili Rose’u… Her yıl
Sevgililer Günü’nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla
süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan.
Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına
bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte..
Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı:
“Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum…”
Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden
ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?..
Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi,
yumurta kapıya gelmeden…

Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi..
Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen
fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda
oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek
bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..
Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi..
Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi..
Sevgililer Günü’nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık
içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı…
Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ?

“Biliyorum” dedi, çiçekçi.. ” Eşinizi geçen yıl kaybettiniz..
Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri
çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemisti.. Hep öyle
yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var.
Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum..
Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart…”
Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı.
Parmakları titreyerek zarfı açtı..

” Merhaba gülüm” diye başlıyordu, kart.. ” Bir yıldır ayrıyız.
Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığınıı ve acılarını
hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim
kimbilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor.
Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika
bir eştin dostum, sevgilim benim… Sadece bir yıldır ayrıyız.
Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum.
Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.
Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve
kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da
seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin… Lütfen..
Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil,
biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim….

Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam
edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak,
eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra
emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip
seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
SENİ SEVİYORUM GÜLÜM…”


Bir aşk hikayesi

Written by admin on Şub 23rd, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri

Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları
yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre
değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman
hep ağladım.Yine ağlıyorum… Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak
istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen
yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış
diyeceksiniz buna eminim.

Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın
tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy
okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam
okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa
verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya
oturmak
istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya
oturdum.Hayatımı
adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi
Altınay
idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi
gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım
notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik
yaşımda
ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe
onsuz
tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o
bize
geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha
o
yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada
bitirdik.Hep
onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize
rica
ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı
sıraya
oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık.
Yine
aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki
onsuz
hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha
çok
seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü
ortaokul
yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye
geçtiğimiz
sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı
evde
kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah\\\’ım o karar bize
iletildiğinde
dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı
duyguları o
da paylaşıyordu ve bunu fark eden ailelerimiz okul bittiğinde
evlendirelim
diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah\\\’a şirk koşar
gibi
günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha
bırakma
demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne !
eğmiş,gülümsemiş ve
elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor
okuldan
çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir
elleri
terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her
yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek
gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya
cennet
gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi
de
bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç
kırığımız
yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir
cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir
çakıl
yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun
benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol
oynayacağını
bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için.
Eli
yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört
adım
atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de
geride
kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin
altında
kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim
üzerine
kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o
görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi
çırpınıyordu.Suratına
bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi
gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir
şeyler
demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler
demeye
çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir
taş
suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit
büyüklüğünde
bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan
yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım
başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize
damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye
yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse
arabaya
almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni
seviyorum,beni
bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir
çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme
döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.
Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni
sevemez
korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde
kalan
bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben
yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi
bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız
olun
ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen..


Hayata ve Aşka Dönüş

Written by admin on Şub 23rd, 2008 | Filed under: Aşk Hikayeleri

Hayata ve Aşka Dönüş

        Gözlerini üzerime dikmiş yüzünde gülümseme bana doğru ilerliyordu. ” Merhaba” dedi O dakikalarda bu kelimenin hayatımı ne denli değiştireceğini tahmin edemezdim. 2 yıldır arkadaşlığımız devam ediyordu. Fındık kabuğunu dolduramayacak bir sebepten bilmem kaçıncı kez ayrılmıştık.

        Bana inat olsun diye arkadaşlarımdan birine çıkma teklif etmişti. Aylardan sonra beni bir cafeye davet ettiğinde her şeyden habersiz barışmak için çağırdığını düşünerek gittim. Saatler boyu flörtünden bahsetti. Sahte gülümsemeler takılıyor, gözümün önüne düşen göz yaşlarımı engellemeye çalışıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Hızla ayağa kalktım. O da hızla kalktı, kolumu tuttu ve gitmeme izin vermedi. Beni deliler gibi sevdiğini söylediğinde etrafımdaki meraklı gözlere aldırmadan hıçkırıklarla ağlamaya başladım. En kısa zamanda diğer kıza her şeyi anlatıp ayrılacaktı.

        Bu olaydan sonra 2 hafta geçti. Beni hiç aramadı acaba o kızı mı tercih etmişti. Bir telefon kulübesinden onu aradım. Karşımdaki ses onun trafik kazası geçirdiğini yoğun bakımda olduğunu söylüyordu. Ona ” senin için döktüğüm her damla gözyaşının cezasını umarım çekersin” demiştim. Ama böyle olsun istememiştim. Bu kez onu tamamen kaybetme korkusundan ağlıyordum. Ankara’^da bir hastanedeydi. Doktorlar yaşaması için şans vermiyordu. Cenaze işlemleri başlamıştı. Tabutuna konulacak yakaya takılacak fotoğraflar hazırlanmıştı. Eş dost hastane kapısında bekliyordu. Bu bekleyiş üç ayı tamamlamıştı. Doktorlar anneyi hastanın yaşam destek ünitelerinden çıkarılması için ikna etmeye çalışıyordu. Çünkü onlara göre yaşasa bile eski sağlıklı günlerine dönemeyecekti. Anne kararlıydı son nefesine kadar yanında olacaktı. Günlerce yanından ayrılmadan onunla konuştu. Ellerini tutmuş yine gelecekten söz ederken parmaklarını kıpırdatarak oğlunun tepki verdiğini fördü. Sevinçten hastane koridorlarında kahkahalar atıyordu. Doktorların ” Olmaz” dediğini ana-oğul başarmıştı.

        2 yıl olmuştu onu bu süre içerisinde hiç görmemiştim. Bu süre içerisinde onu hiç görmemiştim. Şimdi karşımdaydı, çok değişmişti. Bazı zamanlar beni çileden çıkartıyordu, ona katlanamıyordum. Psikolojik tedavi görüyordu. Yine bir ayrılık zamanıydı telefonda evlenme teklifinde bulunduğunda ciddiye almamıştım. Israrla kendisini görmeye gelmemi istiyordu, yine bir ameliyat geçirmişti. Ziyarete gittiğimde evlenme teklifini yineledi. Hayatımızın 3 yılını bu kaza yüzünden kaybetmiştik. Artık başka vakit kaybetmenin bir anlamı yoktu.

        Rüya gibi bir düğünle hayatımızı birleştirdik. Tabuta konması için hazırlanan fotoğrafı duvara astık. Ona her baktığımızda küçük kızımıza ve hayata sımsıkı sarılarak bize verdiği mutluluk için Allah’a şükrediyoruz. Tüm mutluluklar sevenlerin olsun.